Beynimizin en gizemli köşelerinden birinde, mercimek tanesi büyüklüğünde, adeta bir sır perdesinin ardında duran bir organ var desek? Çam kozalağına benzer şekliyle, Latince “çam” anlamına gelen “pinealis” kökünden adını alan bu mini organa biz epifiz bezi diyoruz. Sadece 5 ila 8 milimetre çapında, yani bir mercimek kadar küçücük olmasına rağmen, bedenimizin ve bilincimizin derinliklerinde kilit roller üstleniyor.
100 ila 180 miligramlık ağırlığıyla belki gözden kaçacak gibi duruyor, ancak böbrekten sonra en fazla kanlanan organ olması, onun ne denli önemli bir işlevi olduğunu gösteriyor. Beynimizde her şeyin simetrik bir eşi varken, epifiz bezi tek başına ve eşsiz bir konumda duruyor. Bu özel yapısı onu gerçekten de araştırmaya değer kılıyor.
Epifiz Bezi: Gizemli Küçük Bir Güç Merkezi
Bu küçük dev, bildiğimiz kadarıyla üç kritik molekül salgılar: melatonin, serotonin ve DMT. Melatonin, gündüz-gece döngümüzü ve bedenimizin günlük ritmini kontrol eden, bir nevi iç saatimizi ayarlayan bir hormon. Ancak işlevleri sadece bununla sınırlı değil, birazdan detaylarına ineceğiz.
Son bilimsel bulgular, epifiz bezinin şaşırtıcı bir şekilde gözümüze benzediğini ortaya koydu; retina ve benzeri dokulara sahip. Bu durum, İslamiyet’teki “kalp gözü” kavramının aslında fiziksel bir karşılığı olabileceği fikrini akıllara getiriyor. Uzakdoğu kültürlerinde, özellikle Hintlilerin alınlarının ortasına çizdiği göz şeklinin ve Mısır’daki “Horus’un Gözü” simgesinin epifiz bezi ile benzerliği ise gerçekten hayret verici. Bu kadar derin ve kadim bir bilgiyi tesadüfle açıklamak pek de mümkün değil gibi. Vatikan’ın ortasındaki Çam Kozalağı Meydanı ya da Papa’nın asasında bu simgenin bulunması da Batı dünyasının bu kadim bilgiden haberdar olduğunun önemli bir göstergesi.
Hatta ünlü Fransız filozof Descartes, epifiz bezi için “Ruh ile bedenin birleştiği nokta” demiş. Ve ilginçtir ki, göz gibi ışığa duyarlı bu minik organ, kapalı ve ışıksız bir ortamda olmasına rağmen derimiz aracılığıyla ışığı algılayabiliyor. Gözlerimiz aydınlıkta işlevini yerine getirirken, epifiz bezi tam tersine, hiç ışığın olmadığı bir ortamda harekete geçiyor.
Melatonin: Karanlığın Şifası ve Sağlığın Anahtarı
Epifiz bezinin salgıladığı ilk ve en bilinen molekül melatonin. Ne mi bu melatonin? Epifiz bezinin sadece karanlıkta salgılayabildiği bir hormon. Eskiden sadece uyku düzenini sağladığı düşünülürdü, ama şimdi biliyoruz ki asıl mucizesi çok daha derinlerde yatıyor. Melatonin salgısı sayesinde vücudumuz hastalıklara karşı güçleniyor, adeta bir kalkan oluşturuyor.
Dünya genelindeki kanser istatistiklerine baktığımızda şaşırtıcı bir gerçekle karşılaşıyoruz: Bol ışıklı, gelişmiş ülkelerde kanser vakaları, az gelişmiş ve daha çok karanlıkta kalmış ülkelere göre tam 6 kat daha fazla! Bununla paralel olarak, görme engellilerin kansere yakalanma riskinin diğer kişilere göre 24 kat daha az olduğu, hatta sadece %1 oranında olduğu kanıtlanmış. Bir başka önemli veri de, gece ışıklı ortamlarda çalışan vardiyalı kişilerin, normal yaşayanlara göre 11 kat daha fazla kansere yakalandığı. Tüm bunlar, epifiz bezimizi korumanın ve beslemenin, karanlıkta kalarak melatonin faydalarından yararlanmanın hayati önemini gözler önüne seriyor.
Epifiz Bezinin Büyük Düşmanı: Florürlü Diş Macunları ve Diğer Faktörler
Peki, epifiz bezimizin en büyük düşmanı nedir dersiniz? Cevap: Florürlü diş macunları zararları! Bize sağlıklı dişler için mutlaka kullanmamız gerektiği öğretilen bu macunların içindeki florürün hiçbir faydasının olmadığı kanıtlanmış durumda. Üstelik bu maddeler, epifiz bezimizin kireçlenmesine neden oluyor ve böylece melatonin salgısını azaltıyor. Özellikle akşam yatmadan önce, yani epifiz bezinin tam çalışma saatleri olan 23:00 ile 05:00 arasında dişlerimizi fırçalamak, bu önemli salgının tamamen durmasına yol açabiliyor.
Bu durumun ardında daha derin sebepler yatıyor olabilir mi? Florürün insanları daha itaatkar yaptığına dair yapılan testler, bu konuda askeri alanda başlayan ve sonra tüm sivil hayata yayılan bir kullanımın olduğunu gösteriyor. İnsanları belli bir sisteme hizmet eden bireyler haline getirme isteği akla geliyor. Epifiz bezimiz iyi çalışmadığında salgılanan serotonin seviyesi de azalır. Bunun sonucunda anksiyete, panik atak ve hatta şizofreni gibi birçok depresif hastalık baş gösterebiliyor. Ve son olarak, cinsel dürtülerin de epifiz bezinin küçülmesine neden olduğu tespit edilmiş; ergenlik dönemine giren çocuklarda epifiz bezinin küçülmeye başlaması bu bilgiyi destekler nitelikte.
DMT: Ruh Molekülü ve Spiritüel Uyanışın Kapıları
Geldik epifiz bezinin salgıladığı üçüncü ve belki de en gizemli moleküle: DMT, yani dimetiltriptamin. Ona “ruh molekülü” de deniyor. Bu hormonun doğum ve ölüm anında en tepe noktada salgılandığı gözlemlenmiş. Bunun yanı sıra, REM uykusu sırasında da biraz daha yüksek seviyelerde üretiliyor. DMT sadece insanlarda değil, tüm canlılarda var. Hatta bazı bitkilerde bol miktarda bulunuyor. Güney Amerikalı şamanların ayahuasca çayından elde ettiği bu madde, kargı kamışı ve üzerlik tohumunun karışımıyla hazırlanıyor ve içildikten yarım saat sonra etkisini gösteriyor.
Bu çayı içenlerin deneyimleri oldukça çarpıcı: Işık görüyorlar, “ölüme yakın deneyimler” adı verilen, Dr. Moody Junior’ın tarif ettiği olayları yaşıyorlar. Ayrı alemlere daldıklarını, renklerin inanılmaz canlı olduğunu, bedensel yüklerinden arınmış ve inanılmaz bir huşu hali yaşadıklarını anlatıyorlar. Kelimeler yetersiz kalsa da, en önemli ortak özelliklerden biri “birlik” hissiyatı. Evrensel boyutla bir olma hissi, tasavvuftaki vahdet kavramını akıllara getiriyor. Mevlana’nın “üzerlik tohumu karanlığı örttü ve gerçek göründü” sözü, bu bağlamda çok derin anlamlar taşıyor. Ayahuasca çayının yapımında üzerlik tohumu kullanıldığını ve Mevlana’nın ney üfleyerek bu karışımı elde ederek trans haline geçtiğini düşündüğümüzde, bu kadim bilgilerin nasıl iç içe geçtiğini görmek büyüleyici.
Peki, bitki kullanmadan DMT seviyesini artırmak mümkün mü? Evet! Uzun süre aç kalmak, karanlıkta kalmak (çünkü ışık ve midenin dolu olması DMT üretimini azaltır), dua ve zikir gibi kadim uygulamalar, ayrıca cinsel dürtülerden uzak durmak da bu molekülün salgılanmasını artırabiliyor. Hatta 40 gün boyunca kapkaranlık bir odaya kapanıp, çok az besin alarak yapılan “halvet” uygulamaları, ruhun bedenden ayrılmasına ve üçüncü gözün açılmasına yardımcı olabilir.
Hz. İsa’nın “karanlıkta oturanlar gerçek ışığı görürler” ifadesi ve sabah namazının faziletini anlatan hadisler de karanlığın ve seher vaktinin önemini vurguluyor. Eski insanlar, mağaralarda aç kalarak, karanlıkta yaşayarak, dua ve zikir eyleyerek, cinsellikten uzak durarak epifiz bezlerini aktive etmeyi ve DMT ile melatonin salgısını artırmayı nereden öğrendiler dersiniz? Ya şans eseri keşfettiler ya da bu kadim bilgiyi onlara aktaran birileri vardı. Sonuçta, görünen o ki tek bir bilgi ve tek bir kaynak var; sadece biz onu farklı zamanlarda ve şekillerde yeniden keşfediyoruz.
Sıkça Sorulan Sorular
Epifiz bezi neden “üçüncü göz” olarak adlandırılır?
Epifiz bezi, gözümüz gibi ışığa duyarlı retina benzeri dokulara sahip olması ve antik uygarlıklardan günümüze kadar birçok kültürde (Mısır’daki Horus’un Gözü, Uzak Doğu’daki alın gözü, İslam’daki kalp gözü) ruhsal algı ve bilincin merkezi olarak görülmesi nedeniyle “üçüncü göz” olarak adlandırılır.
Melatonin salgısının sağlığımız için önemi nedir?
Melatonin, sadece uyku düzenini sağlamakla kalmaz, aynı zamanda vücudu hastalıklara karşı koruyan hayati bir hormondur. Özellikle karanlıkta salgılandığı için, kanser riskini azalttığı, bağışıklık sistemini güçlendirdiği ve genel sağlığımızı desteklediği bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Işık kirliliği ve vardiyalı çalışma gibi faktörler melatonin salgısını olumsuz etkileyerek kanser riskini artırabilir.
Epifiz bezini olumsuz etkileyen faktörler nelerdir?
Epifiz bezinin en büyük düşmanı florürlü diş macunlarıdır; florür bezin kireçlenmesine ve melatonin salgısının azalmasına yol açar. Aşırı ışık maruziyeti, düzensiz uyku düzeni, stres, sağlıksız beslenme ve cinsel dürtülerin artması da epifiz bezinin işlevini olumsuz etkileyebilir ve hatta küçülmesine neden olabilir.