Rasputin ve Cinci Hüseyin Efendi: Tarihteki Gizemli Cinci Hocalar

Rasputin ve Cinci Hüseyin Efendi: Tarihteki Gizemli Cinci Hocalar

User avatar placeholder

Şubat 12, 2026

Gözle görünmeyen varlıklar, doğaüstü güçler… İnsanlık tarihi boyunca hepimizin merakını cezbetmiş, bazen korkutmuş, bazen de umut kapısı olmuş konular bunlar. Peki ya bu görünmez dünyayla ilişki kurduğunu iddia eden ve bu sayede saraylara kadar girip koskoca imparatorlukların kaderini etkileyen insanlar? Evet, tarihin tozlu sayfalarında öyle figürler var ki, onların hikayeleri gerçek mi efsane mi ayırt etmek zor. İşte onlardan ikisi: Çarlık Rusya’sının Rasputin hikayesi ve Osmanlı’nın Cinci Hüseyin Efendi‘si. Gelin, bu gizemli cinci hocalar kimmiş, nasıl yükselmiş, sonları nasıl bitmiş, yakından bakalım.

“Cin” Kelimesinin Esrarı ve Cincilik Kavramı

Önce bir kelimeyi açıklığa kavuşturalım: “Cin”. Sözlük anlamıyla gözle görünmez, latif cisimlerden ibaret bir yaratık. “Cenne” kelimesinden türemiş, gizledi, örttü, muhafaza etti anlamlarına gelir. Mesela bahçeye “cennet” denmesi toprağı güneşten saklamasından, ana rahminde korunan çocuğa “cenin” denmesi de bu yüzdendir. Yani cin denince aklımıza gözümüzden ve idrakimizden gizli, apayrı bir varlık geliyor. Kur’an-ı Kerim’de de sıkça geçerler.

Peki ya cincilik? Bu, cin ve perilerle ilişki kurarak insanların sorunlarını çözdüğünü öne süren ve bu yolla kendisine çıkar sağlayan kimseler için kullanılan bir tabirdir. Genellikle doğaüstü güçlerle bağlantı kurduklarını, görünmez yerlerden veya kişilerden haber verdiklerini iddia ederler. Tarihte öyle cinciler olmuş ki, zekaları ve kurnazlıklarıyla saraylara sızmayı, önemli mevkilere gelmeyi ve inanılmaz servetler biriktirmeyi başarmışlar.

Rus Sarayında Bir Gölge: Grigori Rasputin

Soğuk Sibirya’nın çiftliklerinden birinde, o buz gibi topraklarda doğan Grigori Rasputin, henüz çocukken bile atlara dokunarak onları iyileştirmesiyle tanınmıştı. Bir gün babasının atı çalındığında, olayı görmese de hırsızın adını söylemesi, onun şöhretini iyice artırdı. Rasputin hikayesi böyle başladı diyebiliriz. Doğaüstü güçleriyle ünlenen bu genç, kırsalın dar geldiğini hissetti ve Verkhoturye Manastırı’nda dini eğitim almaya gitti. Keşiş unvanını almasına rağmen, hayatı boyunca okuma yazma öğrenememesi ilginç bir detay.

Manastırdan ayrılıp gezilere başlayan Rasputin, gittiği her yerde vaazlar vermeye başladı. Ama bu vaazlar bildiğimizden biraz farklıydı; kehanetler içeriyordu. İnsanlar kehanetlerinin gerçekleştiğini gördükçe şöhreti her yere yayıldı. O dönemde Rus Çarı Nikolay ve Çariçe Aleksandra’nın oğlu Aleksey hemofili hastasıydı. Rasputin’in şöhretini duyan saraya yakın kişiler, onu Aleksey’i iyileştirmesi için önerdi. Kremlin Sarayı’nın kapıları Rasputin’e açılmıştı.

Rasputin, Aleksey’e seanslar yapmaya başladı. Hastalığı tamamen iyileştiremedi belki ama seanslar sonrasında Aleksey’in günden güne toparlanması, saray ve çevresindeki burjuva kesiminin Rasputin’e hayranlığını artırdı. Hatta Birinci Dünya Savaşı’nın çıkacağını ve Rusya’nın savaşa gireceğini bile kehanet etmişti. İnsanlar söylediklerini sorgulamıyor, hemen kabul ediyordu. Saray burjuvazisi içinde giderek ünlenen, etkileyici ve gizemli haliyle birçok kadını da kendine hayran bırakan Rasputin’in kadınlara düşkünlüğü dillere destandı.

Ancak bu kadar güç ve etki beraberinde düşmanlığı da getirdi. Saraya yakın asilzadeler, Rasputin’in çariçeyi kara büyüyle etkisi altına aldığına inanıyordu. Çar Nikolay’ın yeğeniyle evli Prens Feliks Yusupov, kuzeni Dimitri Pavloviç ve Duma milletvekili Vladimir Purişkeviç, Rasputin’e suikast düzenlemeye karar verdi. Onu bir buluşmaya çağırdılar, şarabına siyanür kattılar. Ama siyanür onu öldürmeyince dehşete düşerek kurşunla vurdular. Yaralı halde kaçmaya çalışırken birkaç el daha ateş edildi ve sonunda cesedini Neva Nehri’ne attılar.

Otopsi sonucu ciğerlerine fazla su dolması yüzünden öldüğü anlaşılan Rasputin’in siyanürden ve kurşunlardan sağ çıkması, halk arasında tüyler ürpertici bir efsaneye dönüştü. Yıllar sonra ortaya çıkan başka bir iddia ise, aslında İngiliz gizli servisinin de suikastte parmağı olduğu yönündeydi. Rasputin’in Rusya’nın savaşa girmemesi yönündeki söylemleri İngilizlerin planlarını bozduğu için ortadan kaldırılması gerektiği düşünülmüştü. Daha da tüyler ürpertici olanı ise Rasputin’in çariçeye yazdığı bir mektuptaki kehanetti: “Eğer beni öldürürlerse, sizin aileniz de en geç iki sene içinde yok olacaktır.” Tam iki sene sonra, Çar Nikolay, Çariçe Aleksandra ve çocukları bir suikast sonucu hayatlarını kaybettiler.

Osmanlı’nın Gizemli Figürü: Cinci Hüseyin Efendi

Şimdi kendi tarihimize, Osmanlı İmparatorluğu’na dönelim. 1611 yazında Osmanlı Sarayı büyük bir endişe içindeydi. Tahttaki Sultan İbrahim, akli dengesini giderek yitiriyordu. Duvarlara kürk kapattırmaya, sakalına inci dizdirmeye, balıklara altın yem atmaya başlayan padişahın bu hali, başta Valide Kösem Sultan olmak üzere herkesi telaşlandırıyordu.

Sultan İbrahim, zor bir çocukluk geçirmişti. Ağabeyi IV. Murat’ın ölümüyle tahta geçtiğinde, ölüm korkusuyla büyümüş, zayıf ve hastalıklı bir şehzadeydi. İlk hareketlerinden biri, ölü ağabeyinin yüzüne ayağıyla dokunmak, ilk emri de cenazesini kaldırmak olmuştu. Saltanatının ilk yıllarındaki planlar ve entrikalardan sonra sadece kadınlara merak saldı. Haremde adeta bir Şehzade bolluğu yaşanıyordu. Ancak akli dengesizliği bedenine de yansıdığında, sarayda yeni bir çare arayışı başladı.

İşte tam bu dönemde, Valide Kösem Sultan’a nefesi şifa olan, her türlü derda deva bulan Cinci Hüseyin Efendi namında bir zatın haberi geldi. O meşhur cinci hoca, Osmanlı tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birinde, Sultan İbrahim’in sarayına ayak bastı.

Dönemin tarihçileri, Cinci Hüseyin Efendi’nin daima trans halinde, başını hastasının altına koyup dualar okuyan, sesiyle karşısındakini etkisi altına alan heybetli bir görünüme sahip olduğunu anlatır. Cinlerle olan bağını bu lakapla ifade edecek kadar maharetli olan Molla Hüseyin, aslen Safranbolulu’ydu. Babası da üfürükçülük ve büyücülükle geçimini sağlayan bir şeyhti.

Genç Molla Hüseyin, babasından öğrendiği bu usullerle İstanbul’a geldi. Kendisine bir köşe ararken, tanınmış bilim adamlarından Şeyh Mehmet Çelebi’nin yanında öğrenci oldu. Mehmet Çelebi, ona cincilikten vazgeçmesini, ciddi bir ilim adamı olmasını nasihat etti. Ancak Molla Hüseyin hocasının sözlerini dinler görünse de, gönlünde hep doğaüstü güçler vardı. Şeyh Mehmet Çelebi İzmir kadılığına atanıp İstanbul’dan ayrılınca, Molla Hüseyin yalnız kaldı ve üfürükçülük tarihi içinde kendi yolunu çizdi.

İstanbul’a yayılan ünü, serveti ve itibarı onu zirveye taşıdı. Sultan İbrahim’e nefes etmesi, padişahı kendine getirmesiyle Cinci Hüseyin Efendi, devrin en önde gelen şahsiyetlerinden biri oldu. Ne acıdır ki, zamanın ilim ve tarikat üstatları bile onun etrafında toplanıyordu. Hatta Süleymaniye müderrisliğine kadar yükseldi. Şeyhülislam Yahya Efendi bile bu duruma karşı çıkmak istese de, “Ferman-ı şahane”ye karşı gelememişti. Aynı fermanla lakabı “Hoca-yı Sultani” oldu. Artık koca Osmanlı Devleti’nin dış düşmanlardan önce yıkılmasına neden olan riyakarlık ve dalkavukluk almış yürümüştü.

Sultan İbrahim’in dualarıyla zihnen ve bedenen güç bulduğunu düşünmesi, Cinci Hüseyin Efendi’yi sürekli yanında tutmasını sağladı. Girit Savaşı açılırken bile padişah kararı Cinci Hoca’nın verebileceğini söylemiş, o da kendi çıkarlarına uygun bulduğu bu savaş için zafer ve gazilik kehanetinde bulunmuştu.

Ancak bu inanılmaz nüfuz, Valide Kösem Sultan’ı rahatsız etmeye başladı. Cinci Hüseyin Efendi’nin güç ve servet hırsı, gizli kuvvet dediği cinlerin bile artık her istediğini yapmamasına neden oluyordu. Sultan İbrahim tahttan indirilip feci şekilde öldürülünce, Cinci Hoca’nın yıldızı da söndü. Aldığı rüşvetleri verenler, onun nüfuzuyla mallarına el konulanlar bir bir ortaya çıkmaya başladı.

Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa, Cinci Hüseyin Efendi’nin hazinesini ele geçirmek için harekete geçti. Cinci Hoca, Sarayının bodrumunda altınlarını ayırırken yakalandı. Saray didik didik arandı ve akıl almaz bir servet ortaya çıktı: 400 sandık altın, 200 kese akçe, 50 kadar samur kürk ve daha nice değerli eşya! Sadrazam, onu cellatlarla tehdit ederek bütün servetini ortaya çıkarmasını sağladı. Duvar içlerinde, merdiven diplerinde saklanan bu paralar, IV. Mehmet’in tahta çıkış bahşişi olarak dağıtıldı ve uzun yıllar “cinci akçesi” olarak halk arasında aranan bir para oldu.

Servetine el konulan Cinci Hüseyin Efendi, Mısır’a sürgün edildi. Gördüğü haksızlıkları herkese anlattı, nihayet Valide Kösem Sultan’ın delaletiyle affedilip İstanbul’a dönmesine izin verildi. Ancak bir şartla: evinde oturacak ve dünya işlerinden uzak duracaktı. Başta bu şarta uydu, Boğaziçi’nde sakin günler geçirdi. Ama çevresindekiler onu tekrar tahrik etmeye başladı. En sonunda hacca gitmeye niyetlendi.

Ne yazık ki o devirler, yeni gelenlerin eski devrin şahsiyetlerine tahammül edemediği, tasfiyelerin başların bedenlerden ayrılmasıyla rahatladığı bir dönemdi. Cinci Hüseyin Efendi, Sultan İbrahim’i hatırlatan günlerden hayatta kalabilmiş tek insandı. Ve sahip olduğu muazzam servet, onun hayatta kalmasına izin vermiyordu. Eğer Cinci Hoca yaşar ve yeni bir padişah tahta geçerse, güce tekrar erişip servetinin hesabını sorabilirdi. Bu yüzden en sağlam tedbir, onun ölümüydü.

Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa, cellatlarla birlikte ölüm fermanını gönderdiğinde Cinci Hüseyin Efendi yalnızdı. Başına gelenlere karşı artık kayıtsız bir tevekkül içindeydi. Kendisine tövbe ve istiğfar için kısa bir namaz vakti ayrıldı. Ölüsü, vasiyeti üzerine Mihalıç kasabasına gönderilmek üzere ailesine teslim edildi. Görünen o ki, yeterli ilmi birikime sahip olmayıp sadece üfürükçülük sayesinde saraya girmiş ve siyasi yaşamın bir parçası olmuştu. Kendisine ait herhangi bir eser bırakmamış olsa da, Safranbolu’da yaptırdığı bir han ve hamam (Cinci Han ve Cinci Hamamı) bugün hala şehrin gezilebilecek en güzel yerlerindendir ve kendi adıyla anılır.

İki Güçlü Figürün Ortak Yazgısı

Grigori Rasputin ve Cinci Hüseyin Efendi… Biri Rusya’nın, diğeri Osmanlı’nın saraylarında doğaüstü güçlerle ilişki kurduğunu iddia ederek büyük bir nüfuz ve servet kazandı. İkisi de akli dengesi zayıflayan hükümdarlar üzerinde olağanüstü bir etki bıraktı. Rasputin, Çar Aleksey’in hastalığı üzerinden çariçeyi, Cinci Hüseyin Efendi ise Sultan İbrahim’in akıl sağlığı sorunları üzerinden padişahı etkisi altına aldı.

Her ikisi de kehanetlerde bulundu, devlet işlerine karıştı. Rasputin’in savaş kehanetleri, Cinci Hüseyin Efendi’nin Girit Savaşı kararları üzerindeki etkisi, bu durumun çarpıcı örnekleridir. Ve ne yazık ki, her ikisinin de sonu trajik oldu. İktidarlarını kaybettiklerinde, servetleri yağmalandı ve nihayetinde suikasta kurban gittiler ya da siyasi bir kararla ortadan kaldırıldılar. İkisinin de ölümü, arkalarında sayısız efsane ve komplo teorisi bıraktı. Para hırsı, riyakarlık ve sınırsız iktidar arayışı, insanlık tarihi boyunca değişmeyen bir döngü gibi duruyor.

Geçmişten Bugüne Bir Uyarı

Bu iki hikaye bize ne anlatıyor? Binlerce yıldır insanlığın gözünden gizli olan cinler ve doğaüstü güçler, Kuran-ı Kerim’de de varlıkları belirtilen varlıklardır. Ancak bu varlıklarla ilişki kurduğunu iddia ederek çıkar sağlayan cinci hocalar figürü, her zaman tehlikeli bir çizgide yürümüştür. Gerçek ilim sahipleri ve ermiş kişiler, cinleri ancak yaşanılan olayları sorgulamak veya bazı ruhsal hastalıkların tedavisinde kullanabilirken, gelecekten asla bilgi almazlardı. Cinci Hüseyin Efendi örneğinde olduğu gibi, ilmini kötüye kullananlar, sonunda kendi sonlarını hazırlamıştır.

Bu tür figürlerin tarih boyunca devlet yönetimlerinde bile nasıl etkili olabildiği, bize tarihin ne kadar döngüsel olduğunu ve toplumsal inançların, siyasi entrikalarla birleştiğinde nelere yol açabileceğini gösteriyor. Bugün de benzer şarlatanlıkların farklı biçimlerde karşımıza çıkması, belki de bu hikayelerden ders almadığımızı düşündürüyor.

Image placeholder

Yorum yapın