Neredeyse yüz yıl önce, Florence Scoville Shin adında bir kadının yazdığı küçücük bir kitap, sessiz sedasız milyonlarca insanı etkiledi. Modern tezahür (manifestation) akımından, çekim yasası hareketinden, hatta sinirbilimden bile önceydi. Ama öğretilerinin çoğu bugün psikoloji, davranış bilimi ve kimlik anlayışımızla doğrulanıyor. İç dünyamızın, yani bilincimizin, sözlerimizin, hayal gücümüzün ve inancımızın, dış gerçekliğimizi nasıl şekillendirdiğini gösteren bu Florence Scoville Shin öğretileri, zamanın ötesindeki bir bilgeliğin kapısını aralıyor. Peki, hayatımızın kontrolünü gerçekten elimize alabilir miyiz?
Hayat bir savaş değil, ruhsal yasalarla yönetilen bir oyundur; dışsal değişimin anahtarı içsel farkındalıktır.
Florence Scoville Shin, “Hayat Oyunu ve Nasıl Oynanır” kitabına çarpıcı bir iddiayla başlar: Çoğu insan hayatı bir savaş olarak görür, oysa o bir savaş değil, bir oyundur. Bu büyük bir fark yaratır, çünkü hayat bir savaşsa güç kazanır. Ama bir oyunsa, kuralları anlamak kazandırır. O, evrenin cömertliğini bizden esirgediği için değil, ruhsal yasaları bilmeden ihlal ettiğimiz için acı çektiğimizi söyler. Dışsal değişimler, ancak içsel bir farkındalık ve düzeltmeyle ortaya çıkar.
Finansal zorluklar yaşayan bir kadın, bilincine korku ve kırgınlığın hakim olduğunu fark ettiğinde, bu duyguları bıraktığı an durumu değişiverir. Başka bir örnekte, insanlar ancak mücadele etmeyi bırakıp teslim olmayı öğrendiklerinde, ilahi bir düzenin sorunlarına çözüm getirmesine izin verirler. Bu, dışarıdaki durumların değiştiği anlamına gelmez, bilincimizin öncelik kazandığı ve deneyimin onu takip ettiğidir. Bilinçaltı gücü işte tam da bu noktada devreye girer; iç dünyamızı dönüştürdüğümüzde, dış dünyamız da kaçınılmaz olarak değişir.
Sözlerimiz güçlü bir yaratıcı kuvvettir ve bilincimizi dış dünyaya yansıtarak gerçekliğimizi şekillendirir.
Florence’ın defalarca üzerinde durduğu bir diğer fikir de şudur: Konuşmak, güçlü bir yaratıcı kuvvettir. Sözleriniz asla tarafsız değildir; inançlarınızı ve düşünce süreçlerinizi açığa vurur, gerçekliğinize dönüşür ve yaratıcı ya da yıkıcı olabilirler. Çoğu insan farkında olmadan sürekli kendine karşı konuşur: “Asla yeterince param olmaz,” “Hiçbir şey yolunda gitmez,” “Her zaman yanlış insanları çekerim.” Sonra da hayat bu varsayımları yansıtmaya devam ettiğinde şaşırırlar.
Sözleriniz sadece hayatınızı tanımlamakla kalmaz, aynı zamanda onu yaratma sürecine de katılır. Farklı sözler söylemek sihirli değildir, farklı bir bilinci ortaya çıkarır. Korkuyla konuşmayı bırakıp inançla konuşmaya başladığınızda, kararlarınız, kimliğiniz, beklentileriniz ve sonunda koşullarınız değişir. Modern bakış açısıyla bakarsak, düşüncelerimiz titreşimlerse, sözlerimiz bu düşüncelerin yükseltilmiş frekansıdır. Onlar, düşüncelerimizin fiziksel dünyadaki ilk temsilidir ve bu nedenle çok gerçek bir yaratıcı güç haline gelirler. 24 saat boyunca olumsuz ne kadar çok şey söylediğimizi fark etmeye çalışın; şaşırtıcı olabilir. Sözlerimiz, iç dünya ile dış dünya arasındaki kapıdır.
Direnç göstermemek, istenmeyen durumlara tutunmayı bırakmak ve daha yüksek bir düzenin çözümler yaratmasına alan açmaktır.
Florence’ın en derin öğretilerinden biri de şudur: Direnç, direndiğimiz şeyi güçlendirir. Duygusal direnç, bilinci istenmeyen koşullara bağlar. Yani, korku korkuyu canlı tutar, kırgınlık geçmişi yaşatır, çatışma çatışmayı sürdürür. Bir şeye karşı savaşmak için harcadığınız enerji, genellikle onu ayakta tutan enerjidir. Oysa teslim olmak vazgeçmek değildir. Aksine, daha yüksek bir düzenin sisteme girmesi ve soruna çözüm üretmesi için bir alan yaratmaktır.
Çoğu zaman, bir şeyi istediğimiz anda, onun eksikliğini fark etmeye başlarız: “Yeterince zamanım yok,” “Param yok,” “Bunu hak etmiyorum.” Düşünceleriniz gerçekliğinizi yaratıyorsa, istediğiniz şeye karşı dirençsiz bir durumda kalmalısınız. Mevcut gerçekliğinizi görmezden gelmeli ve arzuladığınız şeyin vizyonunu canlı tutmalısınız. Bu, Hayat Oyunu Kurallarının temel taşlarından biridir; zorlukların üstesinden gelmek ve hedeflerinize ulaşmak için şarttır.
İmgeleme, tezahürden önce gelir; istediğimiz durumu zihinsel olarak yaşamak, fiziksel gerçekliğin oluşmasını sağlar.
Florence, görülmeyenin görünenden önce geldiğini sürekli olarak öğretmiştir. İçsel bir görüntü, dışsal bir koşuldan önce gelir. Yani, hayal ettiğiniz şeyin fiziksel olarak ortaya çıkmasından çok önce, zihinsel olarak o tatmin olmuş hali yaşamanız gerekir. Buna “beklenti içinde yaşamak” ya da “hazırlık içinde yaşamak” der. İstediğiniz şeyin zaten var olduğunu varsaymak ve ona zaten sahip olan kişi gibi yaşamak demektir.
Örneğin, ayrı yaşadığı kocası geri dönsün diye her gece sofrasını kuran bir kadının hikayesini anlatır. İki ay boyunca bu rutini sadık bir şekilde sürdürdükten sonra, kocası aniden geri döner ve yeniden birleşirler. Veya ev bulmadan önce yeni bir evin eşyaları için sipariş veren bir kadının mucizevi bir şekilde hayallerindeki evi bulması… Modern sinirbilim de bunu destekliyor: Profesyonel sporcular sporlarını zihinlerinde canlandırdıklarında, kas lifleri sanki gerçekten antrenman yapıyorlarmış gibi tepki verir. Ne kadar süreyle hayalinizde tutarsanız, gerçekliğinizde de o kadar belirginleşir.
İnanç dinsel bir olgu değil, koşulsuz bir kabuldür; neye inanırsak, yani neyi koşulsuz kabul edersek, gerçekliğimiz o olur.
Florence’ın inanç anlayışı son derece pratiktir. İnanç, bir tanrıya ya da kendinizin dışındaki harici bir güce inanmak değildir. İnanç, koşulsuz kabuldür. Neyin kıtlığına inanıyorsanız, inancınız ona yönelmiştir. Bolluğa inanıyorsanız, inancınız oradadır. İnanç, inandığınız şeydir, nokta. Geleceğin iyiliğine mi, yoksa korkuya mı daha çok inanıyorsunuz?
İnsanlar, aradıkları gerçekliği içsel olarak kabul ettikten sonra onu alırlar. Arzunuz varsa, koşullar size teyit vermeden çok önce hazırlık yapmaya, beklemeye, harekete geçmeye başlarsınız. Kutsal Kitap’tan bir hikaye anlatır: Çölde susuz kalan krallar, peygamberin talimatıyla kuru çöle hendekler kazmaya başlarlar. Hiçbir bulut, rüzgar veya yağmur işareti yokken, hendekleri kazarlar. Ertesi sabah, uzaktan gelen bir sel suyu, kazdıkları her bir hendeği doldurur. İşte gerçek inanç budur. Sadece bir şey dilemekle kalmazsınız; onu bekliyormuş gibi tüm hazırlığı yaparsınız. Yeni bir iş pozisyonu arayan bir kadın, evde endişelenmek yerine yeni bir iş çantası alır, işe gidiş-geliş kıyafetlerini planlar ve henüz sahip olmadığı masasını hazırlar. Ev almak isteyen biri, ev için küçük bir dekoratif eşya veya anahtarlık alır, bilinçaltına taşınmanın zaten gerçekleştiğini sinyaller. Bu fiziksel eylemlerle, inancınızla derin hendekler kazarsınız ve zihninizi mevcut eksikliğe bakmayı bırakıp tamamen beklenen bolluğa odaklanmaya eğitirsiniz. Dış dünya, er ya da geç bu içsel kararları ve beraberindeki hazırlığı yakalar. Hendekleri kazarsınız, yağmur gelmek zorundadır.
Florence Scoville Shin’in öğretileri, bilincimizin bu yasalara göre işlediğini gösteriyor. Gerçeklik anlayışınız, sözleriniz, hayal gücünüz, direnciniz ve inancınız ayrı fikirler değil, aynı ilkenin farklı ifadeleridir. İç dünyanız, sürekli olarak dış gerçekliğinize kristalleşir. Belki de bu yüzden, yüzyıla yakın bir süredir çalışmaları hala geçerliliğini koruyor; çünkü dil değişse de, insan bilinci değişmedi. Oyun hala oynanıyor, yasalar hala işliyor ve davet, Florence’ın o kelimeleri ilk yazdığı zamankiyle aynı: Kuralları öğrenin, bilincinize hakim olun ve hayatınızın bunu yansıtmasını izleyin.
—
Sıkça Sorulan Sorular
Florence Scoville Shin kimdir?
Florence Scoville Shin, 20. yüzyılın başlarında yaşamış, kişisel gelişim ve ruhsal öğretiler alanında çığır açmış Amerikalı bir yazardır. En bilinen eseri “Hayat Oyunu ve Nasıl Oynanır” (The Game of Life and How to Play It) ile milyonlarca insanı etkilemiştir. Öğretileri, modern tezahür ve çekim yasası gibi kavramlara öncülük etmiştir.
“Hayat bir oyun” öğretisi ne anlama geliyor?
Florence Scoville Shin’e göre hayat, rastgele olayların yaşandığı bir savaş değil, belirli ruhsal yasalarla yönetilen bir oyundur. Bu öğreti, hayatın zorlukları karşısında güç kullanmak yerine, oyunun kurallarını anlayarak ve içsel farkındalık geliştirerek çözümlere ulaşabileceğimizi savunur. Dışsal değişimlerin anahtarı, iç dünyamızdaki (bilinç, sözler, imgeleme, inanç) dönüşümdür.
Sözlerimiz hayatımızı nasıl etkiler?
Shin’e göre sözlerimiz sadece düşüncelerimizi ifade etmekle kalmaz, aynı zamanda güçlü birer yaratıcı kuvvettir. Söylediğimiz her şey, bilinçaltımızı ve çevremizdeki gerçekliği etkiler. Olumsuz konuşmalar olumsuz gerçeklikleri pekiştirirken, inanç ve olumlu ifadeler arzu ettiğimiz sonuçları yaratma gücüne sahiptir. Sözlerimiz, iç dünyamızın dış dünyaya yansımasında kritik bir rol oynar.