İşlenmiş Gıdalar ve Obezite: Küresel Bir Sağlık Krizinin Derinlemesine Analizi

İşlenmiş Gıdalar ve Obezite: Küresel Bir Sağlık Krizinin Derinlemesine Analizi

User avatar placeholder

Aralık 24, 2025

Şu an elinizde tuttuğunuz atıştırmalık, belki de içtiğiniz o bol köpüklü kahve… Hiç düşündünüz mü, o anlık keyfin ardında yatan büyük resmi? Peki ya o ‘sadece bir tane daha’ dediğimiz anların aslında bizi sürüklediği bir girdap olduğunu söylesem? Bugün hep birlikte, tabağımızdaki lezzetlerin, hayatımızı nasıl değiştirdiğini ve işlenmiş gıda obezite sorununu nasıl körüklediğini konuşalım.

Bazen aynaya baktığımızda kendimize kızdığımız, o kilo verme mücadelesinin neden bu kadar zor olduğunu anlamaya çalıştığımız oluyor, değil mi? Filmlerdeki gibi pat diye kilo veren insanlar pek karşımıza çıkmıyor gerçek hayatta. İşte bu karmaşık denklemin ardında yatan acı gerçekleri aralayacağız.

O ‘Masum’ Başlangıçlar: Bir Girdabın Hikayesi

Onlu yaşlarından itibaren patates cipsi, kurabiye ve hamur işleriyle ‘kendini tıka basa doyuran’ bireylerin hikayeleri var. Televizyon karşısında yemek yedikçe, reklamların iştah kabartan ürünlerini deneme isteği katlanarak artıyor. Sonuç? Okulda, sokakta alay konusu olmak, “neden bu kadar kilo alıyorum?” öfkesiyle kıvranmak. İnsanların bakışları yüzünden kendini kötü hissetme, bu kötü hissi bastırmak için daha fazla yeme… Kısır bir döngü. Şekerli, tuzlu, aromalı gıdaların dozları sürekli artıyor, kontrol yavaş yavaş kayboluyor.

Bu sadece bir veya iki kişinin deneyimi değil. Bu, sağlıklı beslenme idealinden uzaklaşan, birçoğumuzun hayatında yankı bulan ortak bir çığlık.

Şeker, Tuz ve Yağ: Sektörün ‘Kutsal Üçlüsü’

Gıda devlerinin arkasındaki bilim insanları, ürünlerini karşı konulmaz kılmak için durmadan çalışıyor. Bu üç sihirli malzeme: şeker, tuz ve yağ. Peki, sırları ne?

Tuz için “lezzet patlaması” diyorlar. Cipslerin, atıştırmalıkların yüzeyinde, dile ilk değen o tat. Yağlar ise “ağız hissi” olarak adlandırılıyor. Sıcak, kızarmış bir peynirli sandviçe ısırırken alınan o muazzam hissi düşünün. Ve tabii ki, üçünün belki de en güçlüsü: şeker. Temel bir içgüdü. Endüstri, ürünlerin çekiciliğini en üst düzeye çıkarmak için “mutluluk noktası” adını verdikleri, tam kararında şeker miktarını ustalıkla belirliyor. Ne çok az ne çok fazla.

Bağımlılık Mı, Yoksa Sadece Zevk Mi?

Araştırmacı gazeteci Michael Moss, Oreo kurabiyesini eroinle karşılaştırmanın “saçma” olduğunu düşünmüş. Ama sonra fikri değişmiş. Hatta diyor ki, bu gıda ürünleri, tütün, alkol ve hatta bazı uyuşturuculardan bile daha sorunlu olabiliyor. Neden mi?

Lausanne Üniversitesi Hastanesi’ndeki nörobiyolojik araştırmalar, yağlı ve şekerli gıdaları kontrolsüz tüketen kişilerin beyinlerinde, alkol veya kokain gibi maddelerin aşırı tüketiminde görülenlere benzer değişiklikler olduğunu gösteriyor. Fareler üzerinde yapılan deneylerde, şekerin kokainden bile daha cazip olduğu ortaya çıkmış! Endüstri, bu etkiyi “istek uyandırabilirlik” veya “daha fazlasını isteme hali” gibi terimlerle tanımlıyor.

Küresel Obezite Salgını ve Devlerin İtirafı

Günümüzde, bu ultra işlenmiş gıda ürünlerinin küresel obezite salgınıyla doğrudan bağlantılı olduğu bir sır değil. Son yıllarda aşırı obezite hastalarında adeta bir patlama yaşanıyor. Çevremiz, “obezojenik” yani obeziteye yol açan bir hal almış durumda.

Buna en çarpıcı kanıt, dünyanın en büyük gıda üreticilerinden birinden geldi. 2021’de Nestlé’nin dahili bir sunumu Financial Times’a sızdı. Bu belge, şirketin ürünlerinin %60’ından fazlasının “sağlık tanımına uymadığını” kabul ettiğini gösteriyordu. Şirket, stratejilerini gözden geçirme ihtiyacını hissettiğini belirtti. “Tüketicilerin yolculuğunda yanlarında olmak istiyoruz” diyorlar. Peki ya bunca zamandır ne yaptılar?

Endüstrinin Direnişi ve Kamu Sağlığı Çıkmazı

1999’da ABD’nin sekiz büyük gıda şirketinin CEO’ları gizli bir toplantıda bir araya geldi. Gündem: obezite oranlarındaki artıştaki rolleri. Bir yönetici, “Yiyeceklerin obezite sorununun bir parçası olmadığını iddia edemeyiz… Yapmamamız gereken tek şey hiçbir şey yapmamak” dedi. Ne var ki, şirket yöneticileri “şirket mücevherleri” dedikleri şeker, tuz ve yağ gibi güçlü içeriklerini feda etmek istemediler. Toplantı apar topar sona erdi.

Meksika gibi ülkelerde ise durum çok daha vahim. Nüfusun dörtte üçünden fazlası ya fazla kilolu ya da obez. Ülke, uluslararası ticarete açılmasıyla birlikte ucuz, işlenmiş gıda ürünlerinin akınına uğramış. Hükümet bu duruma karşı savaş açmış durumda: şeker vergisi, çocuklara yönelik reklamlara kısıtlama ve sağlıksız ürünlere sigara paketlerindeki gibi uyarı etiketleri getirildi.

Peki ya gıda şirketleri? Bu etiketleri engellemek için hukuk mücadelesine girişiyorlar. “Tüketicilerin ürünleri karşılaştırmasını ve sağlıklı beslenme için doğru seçimi yapmasını engelliyor” diyorlar. Bu, sıradan insanlara karşı duyulan bir hor görme değil de nedir?

İsviçre’nin İkilemi ve Lobi Faaliyetleri

İsviçre’de ise durum farklı. Obezite ve fazla kiloluluk yılda 8 milyar İsviçre frangına mal olmasına rağmen, bu konuda yasal bir kısıtlama yok. Şeker vergisi mi? Dünyada 50’den fazla ülke, Fransa ve İngiltere dahil, bunu zaten uyguluyor ve işe yarıyor. İngiltere’deki Fanta’da iki kat daha az şeker varken, İsviçre’deki aynı Fanta iki kat daha fazla şeker içeriyor.

Hükümetin sorumluluk alması gerektiği aşikar. Ancak İsviçre parlamentosu, ideolojik nedenlerle piyasa düzenlemesini istemiyor. Arkalarında şeker üretimi ve gıda endüstrisi lobileri var. Dünya Bankası bile şeker vergisinin obezite ile mücadelede öncelikli bir bileşen olduğunu söylüyor. Ne var ki, Nestlé’nin bizzat İsviçre hükümetine Meksika’daki etiketleme yasasına karşı lobi yaptığını gösteren e-postalar mevcut. Onlar için bu yasa “çok radikal ve kısıtlayıcı.” İnsan sağlığı mı, yoksa kar mı? Cevap açık.

Çocuklar ve Geleceğimiz: Kurban Mı Ediyoruz?

Çocuklarımızı hedef alan agresif pazarlama stratejileriyle endüstri, erken yaşta ultra işlenmiş gıdalara alışmalarını sağlıyor. “Çocukların insan haklarını ihlal ediyoruz” diyen doktorlar var. Eskiden hafif kilolu çocuklar varken, şimdi 20-30 kilo fazlası olan çocuklarla karşılaşıyoruz. “Bir veya iki kuşağı feda etmeye hazır mıyız?” sorusu havada asılı kalıyor.

Bu bir irade meselesi değil, çok daha derin bir problem. Yıllarca alaylara maruz kalmış, kendini “çirkin bir şey” olarak görmüş, çocukları olmasa çoktan hayata veda edeceğini düşünen insanların çaresizliği bu. Tıpkı Rebecca’nın gizlice aşırı yeme nöbetleri geçirmesi gibi. İlk lokmalar keyifli olsa da, sonu hep utanç ve mide ağrısı.

Bu gidişatı durdurmak için ne yapmalıyız? Belki de ilk adım, sofralarımızdaki bu “tatlı” tuzağı fark etmek ve büyük resmi görmek. Karşımızda sadece lezzetli atıştırmalıklar değil, milyarlarca dolarlık bir endüstri ve acımasız bir pazarlama stratejisi var. Seçimlerimizin bedelini sadece biz değil, gelecek nesiller de ödüyor.

Sıkça Sorulan Sorular

Ultra işlenmiş gıdalar neden bu kadar çekici?

Ultra işlenmiş gıdalar, tat, koku ve ağız hissini en üst düzeye çıkarmak için özellikle tasarlanmışlardır. Şeker, tuz ve yağın mükemmel kombinasyonu olan “mutluluk noktası” hedeflenir, bu da ürünleri karşı konulmaz kılar ve daha fazlasını istememize neden olur.

Gıda endüstrisi obezite sorununa karşı ne gibi sorumluluklar üstleniyor?

Bazı gıda devleri (Nestlé örneği gibi) ürünlerinin büyük bir kısmının sağlıksız olduğunu kabul etse de, çoğu zaman endüstri bu konudaki sorumluluğunu tam olarak üstlenmekten kaçınıyor. Politikacıları lobi faaliyetleriyle etkilemeye çalışarak düzenlemeleri engelleme ve kendi ekonomik çıkarlarını koruma eğiliminde oldukları görülüyor. Ancak bazıları ürün formüllerini değiştirerek veya eğitim programları sunarak “tüketicilerin yanında olma” yaklaşımını benimsediğini belirtiyor.

Şeker vergisi gibi düzenlemeler obezite ile mücadelede gerçekten işe yarıyor mu?

Evet, Meksika ve İngiltere gibi ülkelerde uygulanan şeker vergisi ve çocuklara yönelik reklamlara kısıtlama gibi önlemlerin olumlu sonuçları görülüyor. İngiltere’deki bir meşrubattaki şeker oranının, vergi uygulanmayan İsviçre’deki aynı ürüne göre yarıdan daha az olması bunun somut bir örneğidir. Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlar da bu tür düzenlemelerin obeziteyi önleme ve kontrol etmede öncelikli bir bileşen olduğunu vurgulamaktadır.

Image placeholder

Yorum yapın